tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
Sanma ki; yaptıkları kötülüklerle sevinen ve yapmadıkları iyiliklerle övülmekten hoşlanan kimseler, azâbtan kurtulurlar. Onlar için elem verici bir azâb vardır.
(Al-i İmran, 3/188)
Hadîs-i Şeriflerden
Sağılan süt nasıl memeye tekrar girmezse, Ellah korkusundan ağlayan bir kimse de Cehennem’e girmez. Bir kimsenin üzerinde Ellah yolundaki cihadın tozu ile Cehennem dumanı birleşmez.
(Tirmizi, Fedailu'l-cihad, 8)
Dualardan
Yâ İlâhenâ! Afv edicisin, afvı seversin. Bizleri ve bütün geçmişlerimizi ve hayâtta bulunan umûm dîn kardeşlerimizi afv u mağfiret buyur.
(Hacı Hulusi Bey)
Vecîze
"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli Sözleri, "Lâ ilahe illallah" kelâmıdır."
Şuâlar
HALK-I İNSAN, RAHMAN İSMİNİN TECELLİSİNDEN GELİYOR

HALK-I İNSAN, RAHMAN İSMİNİN TECELLİSİNDEN GELİYOR

10.09.2021

خَلَقَ الْاِنْسَانَ

“Rahman Teala, insanı halketti.”[1]

Bu ayet-i kerime ifade ediyor ki; halk-ı insan, Rahman isminin tecellisinden geliyor. Çünkü mahlûkat içinde Cenab-ı Hakk’ın bin bir ismine en mükemmel ayine, insandır. Hadis-i şerifte; اِنَّ اللَّهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ “Ellah, insanı Rahman suretinde yarattı.” buyrulmuştur. Yani Rahman-ı Zülcemal, insanı yedi sıfat-ı subutiyesine ve bin bir ism-i İlahisine en güzel bir şekilde ayinedarlık edecek ve O’nu bin bir isim ve sıfatıyla ta’rif edecek bir surette halketmiştir. Çünkü insan, Ellah’ın yedi sıfatı olan hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar ve kelam sıfatlarını ve bu sıfatlardan gelen bin bir ism-i İlahinin nümünelerini kendinde görmek ve göstermekle, bu sıfat ve esmayı en güzel bir surette anlar ve onlara ayinedarlık eder.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ ayet-i kerimesinde insanın hangi maddeden yaratıldığı değil; bizzat yaratılma nimeti ve insan olarak var edilmesi hususuna dikkat çekilmiştir. Zira mühim olan, onun insaniyetidir. İnsan kelimesinin mutlak olarak zikredilmesi, onun ahsen-i takvim denilen en güzel bir surette yaratılışını ve mükerrem bir varlık olmasını akla getirir. Çünkü ilmi bir kaidedir ki; “Bir şey mutlak olarak zikredilirse, onun en mükemmel vasfı akla gelir.” İnsanın en mükemmel vasfı ise, ahsen-i takvimde yaratılmış olmasıdır. Yani insanın şu kâinatın misal-i musağğarı, bin bir ism-i İlahinin ayinesi ve âlem-i imkan ile âlem-i vücubu keşfedip anlayacak anahtarlar külçesi olarak yaratılmasıdır.

İnsanı yaratan Rahman olduğu gibi; onun yaradılış gayesini ve şu dünyadaki vazifesini ona ta’lim edecek olan da yine Rahman’dır. Esma-i İlahiye biri birisiz olmadığından, Rahman ismi, ta’lim-i Kur’an’ı istediği gibi; Halık ismi de bu ta’limi ister. Şöyle ki:

İnsanı yaratan Halık-ı Zülcelal, elbette yaradılış gayesini ve vazifesini ona bildirecek bir kitab ve o kitabı ders verecek bir muallim gönderecektir. Buna binaen, Kur'an'ın inzali, Hazret-i Muhammed (a.s.m)’ın irsali, Rahman ismi ile beraber Hâlık isminin de bir muktezasıdır. Zira insanı yaratan, elbette onu sahibsiz ve başıboş bırakmayacak, onun yaratılış gayesini ve şu dünyadaki vazifesini ona bildirecektir. Demek insanın hilkati, irsal-i rusul ve inzal-i kütub rükünlerini iktiza eder. Zira insana vazifesini ta’lim eden başta Kur’an olmak üzere bütün semavi kitablar ve suhuflardır. Bu kitabları ders verenler de başta Resul-i Ekrem (a.s.m) olmak üzere peygamberlerdir. O halde insanı yaratan Halık-ı Zülcelal’in, ona bir yaradılış gayesi ve bir vazife tayin etmemesi ve o gaye ve vazifeyi ona bildirmemesi mümkün değildir.

Halık-ı Âlem, tekvini olarak kâinatın ve içindeki her mahlûkun yaratılış gayesini ve vazifesini belirlemiş, her birine bir yol çizmiş ve bu yolda yaratılış gayesine muvafık bir tarzda yürümesi için onu tavzif etmiştir. Hatta insanın zerrat-ı bedeniyesinin her birine bir vazife tayin etmiştir. Bu tekvini kanunlar daha âlem yaratılmadan evvel takdir edilmiştir. Zerreden Arş’a kadar her bir mevcudun yaradılış gayesini ve vazifesini takdir buyuran Halık-ı Zülcelal’in, insan gibi ahsen-i takvimde yaratılan bir varlığın yaradılış gayesini ve vazifesini takdir etmemesi ve onu rehbersiz, yol göstericisiz bırakması nasıl mümkün olabilir? Kâinattaki bütün mevcudatın vazifesi ve yaradılış kanunları daha âlem yaratılmadan evvel takdir edilmişse, insan gibi eşref-i mahlûkatın yaradılış gayesinin ve vazifesinin daha insan yaratılmadan evvel takdir edilmemesi mümkün müdür? Elbette insanı yaratan Halık-ı Zülcelâl, daha insanı yaratmadan evvel onun yaradılış gayesini ve vazifesini takdir ve tesbit buyurmuş, insanı yarattıktan sonra da bu gaye ve vazifeyi ta’lim etmek için peygamberleri ve semavi kitaplar ve suhufları göndermiştir. Peygamberler ve semavi kitaplar silsilesinin sonuncusu olarak umum cin ve inse en mükemmel peygamber olarak Hazret-i Muhammed (asm)’ı irsal buyurmuş, en mükemmel kitab olarak da Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan’ı inzal etmiştir.

Hem hilkat-i insan, vahy-i İlahiyi iktiza eder. Zira insanın maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi bütün ihtiyacat ve istekleri ancak vahiyle karşılanmıştır. İlk insanın peygamber olarak gönderilmesi, din ve dünya hususunda ta’lime muhtaç olduğunu ve bu ihtiyacın da ancak vahy-i İlahi ile yerine getirilebileceğini iş’ar etmektedir. İnsanı yaratan Zat, onu sahibsiz bırakmamış. Vahy-i İlahi ile hayatını nizam altına almıştır.

Demek insanı yaratan kim ise, onu dünya ve ahirette mes’ud etmek için İlahi kanunları vaz’ eden de O’dur.

 

(Semendel Yayınlarından Rahman Suresinin Tefsiri adlı eserden alınmıştır.)

 

 


[1] Rahman, 55:3.

 

Bu yazi 742 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2021 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.018 sn. deSen
↑ Yukarı