tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
(O kimseler ki imân etmişler,) yani Hazret-i Muhammed (asm)’a indirilen vahy-i İlahinin tümünü birden kalben tasdik edip dil ile ikrar etmişler (ve imanlarına bir zulmü) herhangi bir şirki (bulaştırmamışlardır. İşte) asıl (korkudan) ebedî azaba düşme endişesinden (emin olmak, onlara) halis imâna sahip olan zatlara (aittir.) Onların istikballeri güven içindedir. (Ve hidâyete ermiş olanlar da onlardır.)
(En’am, 6/82)
Hadîs-i Şeriflerden
Ellahu Teala şöyle buyurdu: Ey Adem oğlu, infak et (malını hayır yolunda sarfet ki) sana da infak olunsun. (Ellah sana karşılığını hem bu dünyada ve hemde ahirette versin.)
(Buhari, tevhid 35, Müslim, Zekat 36)
Dualardan
Ya İlâhî! Sûrî ve ma’nevî bütün güçlüklerimizi kolaylıklara tebdîl, memleketimizdeki maddî ve ma’nevî buhranları huzûr ve sükûna tahvîl buyur.
(Hacı Hulusi Bey)
Vecîze
İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.
Sözler

CENNET, ELLAH’TAN KORKANLARIN YERİDİR

25.09.2020

#CumaDersi

 

Rahmân Sûresi’nin 46. âyet-i kerimesinde şöyle buyruluyor:

 وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

“Râbbinin huzurunda kıyâmdan korkan kimse için iki cen­net vardır.”

Bu âyet-i kerîme ifâde ediyor ki; Cennet, Cenâb-ı Hak’tan korkanlar içindir. Evet, pek çok âyât-ı Kur’âniyye beyân ediyor ki; Cennet, Ellâh’ın azâmetinden ve azâbından korkanlar içindir.[1] O Zât-ı Zülcelâl’in azâmet ve azâbından korkmayanlara Cehennem vardır.

Hazret-i Ebû Bekr (ra), bir gün kıyâmeti, mîzânı, Cennet ve Cehennem’i, haşir meydanında huzûr-u İlâhî’de meleklerin sâf sâf dizilmesini, kıyâmette göklerin dürülmesini, dağların savrul­masını, Güneş’in nûrunun çekilmesini, yıldızların karârıp dökülmesini düşünmüş ve “İs­terdim ki şu otlar gibi bir ot olaydım da bir hayvân gelip beni yeseydi veya keşke hiç yaratılmamış olsaydım.” demiş. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.

Âyât-ı Kur’âniyyede geçen “Ellâh’dan korkmak” ta’bîrinden murâd; Kur’ân’ın beyân ettiği şekilde korkmaktır. Yani Ellâh’ın emirlerine imtisâl, nehiylerinden ictinâb etmek ma’nâsındadır. Yoksa insânın kendi kafasına göre düşündüğü bir korku değildir. Meselâ; bir Hıristiyan bile Ellâh’tan korktuğunu iddiâ eder. Hâlbuki bu, Kur’ân’ın murâd ettiği bir korku değildir.

Hem Ellâh’tan korkmak, mücerred kalbde olan ve amele sirâyet etmeyen bir korku da değildir. Belki o korku, amele sirâyet eden korkudur. Yani insân, Ellâh’a isyân etmekten korkar ve günâhları terkeder. Ellâh’ın emirlerine itâat eder. Bu itâatle berâber yine de amelinin kabûl edilmemesinden korkar. Ellâh’tan kabûlünü temennî eder. Hem bütün cehd u gayretiyle amele devâm eder. Fakat yine de amelinin kusûrlu olduğunu ve lâyıkıyla ibâdet edemediğini görüp istiğfâr eder. İşte Cennet, bu sûrette Ellâh’tan korkanların yeridir.

تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِاللّٰهِ

“Bu Kur’ân, rûhlar üzerinde öyle te’sîrli bir kitâbtır ki, ondaki azâb âyetleri okunduğu zamân (Rab'lerinden korkanların derileri, ondan) o kitâbtaki tehdîde âid âyetlerin okunmasından dolayı (ürperir) kalblerinde büyük bir korku vücûda gelir. (Sonra) Ellâh'ın vadini ihtivâ eden, rahmet-i İlâhiyye’yi müjdeleyen âyetler okununca da (derileri ve kalbleri, Ellâh'ın zikrine) karşı (yumuşar,) bir sükûnete, kalb ferâhlığına kavuşurlar. İnsân o sa’yede korku ile ümîd içinde yaşar, uyanık bir rûha sâhib olur, hayâtını rızâ-i İlâhî dâiresinde geçirmeye çalışır.”[2]

Bu âyet-i kerîme ifâde ediyor ki: “Mü’minler o kimselerdir ki; Kur’ân okunduğunda korkularından derileri gerilir ve kalbleri titrer. O dehşet ve korkunun altına girdikten sonra yavaş yavaş Cennet’in müjdesiyle kalbleri yumuşar. Bunlar, Ellâh’a itâat eden kimselerdir.”

İnsân için en yüksek mertebe, şu korku ve takvâ makâmıdır. Bunun da kendi içinde mertebeleri vardır. O mertebelerin en yükseği şudur ki; Ellâh’ın azâmetini düşünüp o azâmetten korkarak günâhtan kendini korumak ve O’na itâat etmektir. Bu korkuya “haşyet” denilir. Ba’zı insânlar da Ellâh’ın azâmetini kavrayamıyor. Fakat O’nun şiddetli azâbını düşünüyor ve o azâbdan korkarak günâhlardan sakınıyor ve Ellâh’a itâat ediyor. Bu korkuya da “havf” denilir. Ba’zı insânlar da Ellâh’ın lütfu olan Cennet’in güzelliğine tâlib olur ve onun için amel eder. Bunların hepsi derecesine göre müstahsendir. Fakat bir kimse, Ellâh’ı düşünmeden, sadece Cennet için amel etse veya Ellâh’ı düşünmeden, sadece Cehennem’den korktuğu için günâhlardan sakınsa, bu amel hâlis değildir. O hâlde Cehennem’den, Ellâh’ın gadabı olduğu için korkulmalı; Cennet de Ellâh’ın lütfu olduğu için istenilmelidir.[3]

 


[1] Nâziât 40-41 ; Beyyine 8

[2] Zümer, 39:23.

[3] Semendel Yayınlarından “Dâr-ı Saâdet Cennet” adlı eserden alınmıştır.

 

Bu yazi 2503 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2025 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.205 sn. deSen
↑ Yukarı