12 Sevval 1441
03 Haziran 2020
Üye Giriş / Kayıt tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
Şüphe yok ki, şeytan sizin için bir düşmandır. Artık siz de onu düşman edinin. O, kendi taraftarlarını ancak Cehennem ehlinden olmaya davet eder.
(Fatır, 35/6)
Hadîs-i Şeriflerden
Bir topluluk Ellah'ı zikretmek üzere bir araya gelseler, melekler onların etrafını kuşatır. Ellah'ın rahmeti onları kaplar, onların üzerine huzur ve sükunet iner, rahat ve huzura kavuşurlar. Ellah da onları yanında bulunan meleklere över.
(Müslim, Zikr, 39)
Dualardan
Cenab-ı Hak, bizi ve sizi tarîk-ı Hak'ta hizmet-i Kur'aniyede sebat ve metaneti versin, âmîn.
(Barla Lahikası)
Vecîze
Hüsn-ü zînet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahaza ins ve cin o vazifeyi îfaya kâfi değillerdir. Ancak gayr-ı mahdud oraya münasib melaike ve ruhanîler o vazifeyi îfa edebilir.
Mesnevî-i Nuriye

EHL-İ KIBLE TEKFÎR EDİLMEZ

02.05.2020

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰ لِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

Azîz Mü’min Kardeşlerim!

Cenâb-ı Hak, Nisâ Sûresi’nde şöyle buyuruyor:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًاۚ

“Size selâm verene, ‘Sen, mü’min değilsin.’ demeyin.”[1]

Resûl-i Ekrem (sav) de hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

عَنْ أب۪ى ذَرٍّ   أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللهِ يَقُولُ: لَا يَرم۪ي رَجُلٌ رَجُلاً بِالْفِسْقِ أَوِ الْكُفْرِ، إلَّا ارْتَدَّتْ عَلَيْهِ، إنْ لَمْ يَكُنْ صَاحِبُهُ كَذٰلِكَ

Ebu Zer (ra)’dan rivâyet edildiğine göre O, Resûlullah (sav)’i şöyle buyururken işitmiştir:

“Hiç kimse, başkasına fâsık ve kâfir demesin. Şayet o kimsede bu haller mevcûd değilse, o söz, onu söyleyene döner.”[2]

وعَنْ أَب۪ي ذَرٍّ رَضِيَ اللّٰه عَنْهُ أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ يَقُولُ : مَنْ دَعَا رَجُلاً بالْكُفْرِ ، أَوْ قَالَ  عَدُوَّ اللّٰهِ ، ولَيْسَ كَذٰلِكَ إِلَّاحَارَ علَيْهِ .مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .حَارَ : رَجَعَ

Yine Ebû Zer (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Kim, bir adamı, ‘Ey kâfir!’ diye çağırır veya ona, ‘Ey Ellah'ın düşmanı!’ derse, o adam da böyle değilse, bu söz, söyleyenin kendisine döner.”[3]

عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وسَلَّمَ :  إِذَا قَالَ الرَّجُـلُ لِاَخ۪يهِ : يَا كَافِرُ ، فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا ، فَإِنْ كَان كَمَا قَالَ وَإِلاَّ رَجَعَتْ عَلَيْهِ. مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ

İbni Ömer (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Bir adam, din kardeşine, ‘Ey kâfir!’ derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise, söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz, söyleyene geri döner.”[4]

Ulemâ-i İslâm mezkûr hadis-i şerîflere şu ma’nayı vermişlerdir:

1. “Din kardeşine kâfir demeyi helâl sayan, bir Müslümana kâfir demeyi câiz gören, kendisi küfre düşmüş olur.”

2. “Din kardeşine kâfir demenin günahı ve vebali kendisine döner. Yoksa kendisi kâfir olur, dinden çıkar demek değildir.”[5]

Amelî mezheb imâmları, Kur’an ve Ehâdis-i Nebeviyye’den ittifâken şu hükmü istihrâc etmişlerdir:

“Riddetin isbâtı, iki âdil şâhidin şehâdetiyle ve hâkimin vereceği hükümle gerçekleşir. Hâkim,  mürted hakkında vereceği hükümden önce şunu yapar:

Hâkim üzerinde vâcibdir ki, önce onu dîne da’vet etsin. Bir görüşe göre, bu da’vet sünnettir. Bu da’vet karşısında o şahıs, hemen Müslüman olmalıdır. Bir kavle göre ise, mahkeme-i şer’iyyece kendisine üç güne kadar mühlet verilir. Eğer o şahıs, bâtıl i’tikádından vaz geçip Müslüman olmazsa, o zamân irtidâdına hükmolunup mahkeme-i şer’iyyece öldürülür.”

 “Gerek Şâfiî ve gerek Hanefî fıkıh kitâblarında geçen tekfîr hakkındaki bazı örneklerden dolayı halkın tekfîrine kolayca gidilmemelidir. (Bu cümlede geçen küfürden murad, lâzım-ı küfürdür; iltizâm-ı küfür değildir.) Çünkü bu tekfîr mes’elesi, gayet tehlikelidir. Bazen kişi, yanlış bir hükümden dolayı Müslüman birini tekfîr etmekle kendisi kâfîr olur.”[6]                                                                      

Demek amelî mezheb imâmlarının beyânâtına göre; dâhil-i İslâm’da eşhâsın küfrüne, ancak mahkeme-i şer’iyyece hükmedilir. Mahkeme-i şer’iyyenin dışında halkın birbirlerini tekfîr edip bunu karâra bağlamaları câiz değildir.

Bu zamanda ise, mahkeme-i şer’iyye ve şer’î hâkim mevcûd olmadığından, dâhil-i İslâm’da eşhásın küfrüne hükmedilemez. Bizler, keyfe mâyeşâ isim belirtip, şahıs, cemaat, cem’iyyet, hizb ta’yîn ederek birilerini tekfîr edip küfrüne karâr veremeyiz. Bununla berâber, insânı küfre götürecek inanç, söz ve fiilleri öğrenip öğretmek de vazîfemizdir.

Evet, Dâr-ı İslâm’da Kur’an ve Sünnet hâdimlerinin vazifesi, teblîğ vasıtasıyla halkı küfür ve küfrândan kurtarmaktır. Yoksa Kur’an ve Sünnet hâdimlerinin vazîfesi; bir şahsın, bir cemaatin, bir cem’iyyetin, bir hizbin küfrüne hükmetmek veya onların küfrünü teşhîr etmek veyahut onların küfrüne terettüb eden cezayı tatbik etmek değildir. Zira bu vazîfe, Devlet-i İslâmiye’ye aiddir.

Üstâd Bedîüzzaman (ra) Hazretleri, konuyla alakalı olarak şöyle buyurmuştur:

“Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer'î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer'î var. Zemm ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok. Çünki tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer'î yok, hiç zararı da yok.

İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beyt'in Eimme-i İsna Aşer olarak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikata müstenid olan kanun-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahs ve münakaşa etmeyi caiz görmemişler; menfaatsiz, zararı var demişler.”[7]

Ey mü’min kardeşlerim!

Usûl-i Kelâm ulemâsının tesbît ettiği şöyle bir kanun vardır: “Lüzum-u küfür, küfür değil; iltizâm-ı küfür, küfürdür.”

Lüzûm-u küfür, küfrü gerektiren sözleri söylemektir. İltizâm-ı küfür ise, o söylediği küfrü gerektiren sözleri, bilfiil kabûl ve tasdîk etmektir. Küfrün ve irtidâdın tesbîti de ancak mahkeme-i şer’iyyece olur.

Bu abd-i âciz, Hâdimü’l-Kur’an sıfatıyla yapmış olduğum derslerde ve yazmış olduğum eserlerde bu konuyu defaatle ifâde etmişim. Bu konuda pek çok şâhidim vardır. Keza bu konudaki sesli ifadelerim ve yazmış olduğum eserler de bunun şâhididir. Ben, Dâr-ı İslâm’da hiçbir şahsın tekfîrine gitmiş değilim. Aksine “Ehl-i kıble tekfir edilmez.” kanûnuyla amel eden biriyim. Her zaman söylediğim gibi yine söylüyorum:

Kardeşlerim!

Burası Dâr-ı İslâm’dır. Âbâ ve ecdâdı Müslüman olanların tekfîrine gidilmez. Ehl-i kıblenin tekfirine gitmek, şer’an câiz değildir, haramdır. Öyleyse size evvel ahir tavsiyem, namazda yüzünü kıblemize çeviren; cenâzesini, Kur’an ve Hadîs’in emri üzere bizim gibi defneden insanları; hangi meslek, meşreb ve fırkadan olursa olsun, tekfîr etmeyin. Zira ehl-i kıble tekfîr edilmez. Ehl-i kıbleyi tekfîr edenlerin âkibetinden korkulur. Fırka-i nâciye ünvânında dâhil olmamız için, kimseyi tekfîr etmememiz lâzım ve elzemdir.

 


     

[1] Nisa, 4:94.

[2] Buharî, Edeb, 44.

[3] Buhârî, Edeb, 44; Müslim, Îmân, 112.

[4] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, Îmân, 111. Tirmizî, Îmân 16.

[5] Nevevi, Sahîh-i Müslim Şerhi, 2/51.

[6] Kitâbu’l-Fıkh Ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, c. 5, s. 423-424; Tuhfetu’l-Muhtâc, c. 9, s. 88

[7] Emirdağ Lâhikası I, s. 205.

 

Bu yazi 2164 defa gösterilmiştir.

Yorum yapabilirsiniz :

İsim
Eposta ( Sitede görünmeyecek )
Yorum
Doğrulama Kodu
Gönder

Yorumlar :

Henüz yorum yapılmamış.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2019 Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.009 sn.
↑ Yukarı