tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
Ey insanlar! (Siz, ekseriyetle dünya hayatını ahiret hayatına tercih ediyorsunuz. Halbuki ahiret, dünyadan daha hayırlıdır ve devamlıdır.) Ahiret hayatı ebedidir. Ehl-i iman hakkında cismani ve ruhani saadetleri camidir. Dünya hayatı ise fanidir. Elem ve kederden hali değildir.
(A’la, 87/16-17)
Hadîs-i Şeriflerden
Ey Ellahım! İki zayıfın, kadın ve yetimin haklarının zayi olmasından insanları şiddetle sakındırıyorum.
(Nesai, Sünen İşretün nisa 64)
Dualardan
Ya İlâhî! Dünyâyı saran dinsizlik âfetinden İslâm Âlemi’ni ve yurdumuzu halâs eyle. Bu âfeti memleketimizde, içimizde, bilhassa gençlerimizde yaymaya çalışanları, şeytândan ders alarak ehl-i îmâna saldıran zâlimleri, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ diyerek, izzet ve azametine havâle ediyoruz.
(Hacı Hulusi Bey)
Vecîze
Evet âdi bir muntazam makine, intizam ve mizanlı heyetiyle şeksiz bir mahir ve dikkatli ustayı gösterdiği gibi; kâinatı dolduran hadsiz zîhayat makineler de, herbirisi binbir mu'cizat-ı ilmiyeyi gösteriyorlar.
Şuâlar

İCTİHÂD NERELERDE YAPILIR?

İctihâdın mevzû’u, hakkında kat’ì delîl bulunmayan bütün şer’ì hükümlerdir.   Müctehid, hakkında kitâb ve sünnette kat’ì delîl bulunmayan bir mes’eleyle karşılaştığında onun hakkında ictihâd eder. Fakat şu ictihâdın yine kitâb ve sünnete dayanması gerekir. Yoksa mücerred kendi aklına göre hüküm veremez. Bu noktadan müctehidin ictihâdı, yine Kur’ân ve hadîse râci’dir. Ya’nî müctehid, mes’eleyi Allah ve Resûlüne, ya’nî Kur’ân ve hadîse arz eder ve ezelî ve ebedî olan Kur’ân-ı Mu’ciz’ul Beyân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin küllî ma’nâ tabakàtından o mes’elenin hükmünü istinbât eder. Binâenaleyh ictihâd her ne kadar müctehide isnâd edilse de hakìkatte Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin ma’nâ tabakalarıdır. Fakat ileride îzâh edeceğimiz üzere ictihâdlar izâfî hakìkatler olduğu için müctehidlere izâfe edilerek zikredilir. Yoksa o müctehidin kendi re’yine göre verdiği bir hüküm değildir. Belki Kur’ân ve hadîsin hazînesinden o müctehid eliyle çıkarılmış cevherlerdir. Şu âyet-i kerîme bu ma’nâyı ifâde etmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

“Ey mü’minler! Allah’a (ya’nî Kur’ân’a) ve Resûlüne (ya’nî Hadîs’e) ve sizden olan ulu’l-emre (ya’nî bir te’vîle göre müctehid ulemâya) itâat edin. Eğer siz bir şeyin hükmü hakkında nizâ ederseniz, onu Allah’ın kitâbına ve resûlünün sünnetine reddedin. Eğer Allah’a ve yevm-i âhirete îmân ederseniz, Allahu Teâlâ’nın ahkâmına ve resûlünün sünnetine mürâcaat edin. Şu kitâbullaha ve sünnet-i Resûlullaha mürâcaat, sizin için hayırlı ve âkıbet yönünden gàyet güzeldir.”

Bu hakìkate binâen Üstâd Hazretleri de ictihâdı ta’rîf ederken onu Kur’ân’a nisbet ederek ta’rîf etmiş ve şöyle demiştir:

“İctihâdda, ya’nî istinbât-ı ahkâmda, ya’nî Cenâb-ı Hakkın marziyyâtını kelâmından anlamakta, Sahâbelere yetişilmez.”
İşte şu sırra göre ictihâdın mevzû’unu şöyle îzâh etmek mümkündür:
Dîn-i Mübin-i İslâm’ın menbâı olan Kur’ân-ı Azîmuşşân’ın âyetleri iki kısımdır.

Birincisi: Ma’nâsı açık olan ve hiçbir sûrette te’vîli mümkün olmayan âyetlerdir ki bunlara “Muhkemât” denilir. Bunlarda aslâ ictihâd olmaz. Bunları te’vîl etmek, bid’at ve dalâlettir. Bu muhkemât ise; dînin yüzde doksanını teşkîl etmektedir. Bunlar, dînin ana esâsları, temeli ve dînin üstünde durduğu ana sütûnlarıdır. Ehl-i sünnet dâiresindeki hiçbir hak müctehid şu muhkemâta ilişmemiş, olduğu gibi kabûl etmişlerdir. Bedîüzzamân Hazretleri bu konuda şöyle buyuruyor:

“Mezâhibin ihtilâfı ise: Sâhib-i şerîatın gösterdiği nazarî düstûrların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zarûriyyât-ı Dîniyye” denilen ve kàbil-i te’vîl olmayan ve “Muhkemât” denilen düstûrları ise, hiç bir cihette kàbil-i tebdîl değildir ve medâr-ı ictihâd olamaz. Onları tebdîl eden, başını dînden çıkarıyor;

يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ kàidesine dâhil oluyor.”

İkincisi: Muhkem olmayan kısım ki, bunların ma’nâsı muhkemât gibi açık değildir, te’vîle kàbildir. Onların ma’nâsını anlamak için ilimde rüsûh sâhibi olmak lâzımdır. Şu kısım âyetlerde olan müşkilât –hâşâ– âyetlerin lafzındaki bir kapalılıktan ve beyânın kusûrundan gelen bir müşkilât değil, belki ma’nânın ince ve derin veyâ yüksek ve geniş olmasından kaynaklanmaktadır ki, Kur’ân-ı Mu’ciz’ul Beyân o ma’nâları mümkün olan en kolay ve açık sûrette ifâde etmiştir. Ya’nî bu kısım âyetlerdeki müşkilât muhâtabın kusûrundan ve ilminin eksikliğinden gelmektedir. Onların ma’nâsını anlayabilmek için râsih bir ilme sâhib olmak lâzımdır. İşte ictihâd, şu kısım âyetlerde olmaktadır ki bu da dînin yüzde onunu teşkîl etmektedir. Kur’ân’ın tefsîri olan hadîs-i şerîfler de bu iki kısma ayrılmaktadır.

Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, bu husûsu şöyle ifâde etmiştir:

“Erkân ve ahkâm-ı zarûriye –ki yüzde doksandır– bizzât Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsîri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir.”

Bu münâsebetle delâleti vâzıh ve bedîhî olan lafızlarla, delâleti vâzıh ve bedîhî olmayan lafızları zikredeceğiz. Şöyle ki:

“Bir kelime ve bir lafız, delâlet ettiği ma’nâ ve bildirdiği mefhûm i’tibâriyle iki kısma ayrılır.

BİRİNCİ KISIM DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLAN LAFIZLARDIR

Lafzın delâlet ettiği ve bidirdiği ma’nâ vâzıh ve bedîhîdir. O lafzın o ma’nâyı bildirmesi husûsunda dışardan başka bir delîl ve karîneye ihtiyâc yoktur. Ya’nî bizzât o lafız, kendisi o ma’nâyı bildiriyor. Buna vâzihu’d-delâlet denir. Bu da zâhir, nass, müfesser ve muhkem olmak üzere dört kısma ayrılır. Bunlar vuzûh-i delâletin kuvvet ve za’fına göre şöyle sıralanabilir: Vuzûha en az delâlet edeni zâhirdir. Daha sonra nass, ondan sonra müfesser gelir, en kuvvetlisi ise muhkemdir. Şimdi bu dört kısmı birer birer îzâh etmeye çalışacağız:

Birincisi: Zâhirdir ki: lugatta açık ma’nâsına gelmektedir. İstılâhda ise; bir ma’nâya açıkça delâlet eden lafızdır. Ya’nî lafız ve kelime, zâhiren o ma’nâyı bildirir ve bu ma’nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i hâricîye ihtiyâc yoktur. Bizâtihî o kelime ve o cümle, o ma’nâyı vâzıhan bildiriyor. Lâkin kelâmın siyâkı o ma’nâ için değildir. Meselâ:

َاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا

“Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.”   Bu âyet,  açıktan açığa bedâheten alışverişi helâl, fâizi ise harâm kılar. Bu ma’nâ اَحَلَّ  ve  حَرَّمَ kelimelerinden vâzıhan anlaşılır. Bu ma’nânın anlaşılması için de hâricî bir karîneye ihtiyâc yoktur. Zâten bedîhîdir. Fakat âyet-i kerîmenin sevk ve zikri, bu ma’nâ için değildir. Zîrâ âyetin sevk ve zikrinden asıl maksad, alış veriş ile fâiz arasındaki benzerliği nefyetmektir. Ya’nî “Alış veriş de fâiz gibidir” diyenlerin sözünü reddetmek içindir.

Zâhirin Hükmü:

1) Te’vîle kàbildir. Ya’nî zâhirî ma’nâsı değil, başka bir ma’nâ murâd edilebilir. Meselâ âyetin zâhirî ma’nâsı umûmî iken belli ferdlere tahsîs edilebilir. Mutlak iken belli kayıtlarla takyîd edilebilir. Hakìkì ma’nâsı değil, mecâzî ma’nâsı da kasdedilebilir.

2) Lafzın bildirdiği zâhirî ma’nânın dışında başka bir ma’nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa, o zâhirî ma’nâ ile amel etmek vâcibtir. Ya’nî lafzın zâhirî ma’nâsı umûmiyyeti bildiriyorsa, bütün ferdlere teşmîl edilir. Eğer o lafzın mecâz ma’nâsında kullanıldığına dâir bir karîne ve mecbûriyyet yoksa sâdece hakìkì ma’nâsında kullanılır. Fakat ba’zı karîneler varsa tahsîs ve mecâz da kullanılabilir. Meselâ; “Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı”   âyet-i kerîmesinin ifâde ettiği ma’nâ, zâhiren bütün alış verişin nev’lerini içine almaktadır ve bütün alış veriş nev’lerinin helâl olduğunu bildiriyor. Fakat hadîslerle şarabın satışı ve dînde harâm olan ba’zı bey’ler (satışlar) ile bu umûmî ma’nâ, tahsîs edilmiştir.

3)  Peygamber (asm) zamânında neshi kabûl eder, ondan sonraki asırlarda ise neshi kabûl etmez.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan İkincisi: Nass’dır. İstılâhda; sevk edildiğî ma’nâya delâlet eden lafızdır. Ya’nî lafız ve kelime zâhiren o ma’nâyı bildirir ve bu ma’nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i hâricîye ihtiyâc yoktur. Bizâtihî o kelime ve o cümle, o ma’nâyı vâzıhan bildiri ve o kelâmın sevk ve zikri, o ma’nâ içindir.

Meselâ; Zâhir ma’nâ için örnek olarak zikrettiğimiz gelecek âyet-i kerîme, aynı anda nassa da örnektir. Şöyle ki:

َاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا“
Allah alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.

Bu âyet-i kerîme, zâhirî ma’nâ ile Cenâb- Hakkın alış verişi helâl, fâizi ise harâm kıldığını bildiriyor. Bu ma’nâyı bildirmesi cihetiyle bu kelâm zâhirdir.

Âyet-i kerîme, aynı anda alış veriş ile fâizin bir olmadığını açık ifâde ile bildiriyor ve kelâmın sevk ve zikri de bu maksad içindir. Zîrâ bu âyet-i kerîmenin sevk ve zikri “Alış veriş de ribâ gibidir” diyenlere bir cevâb ve red içindir. Bu ma’nâyı bildirmesi cihetiyle ise bu kelâm nassdır.

Nassın Hükmü:

1) Te’vîli kabûl eder.
2) Sâdece Resûl-i Ekrem (asm) zamânında neshi kabûl eder.
3)  Lafzın bildirdiği zâhirî ma’nânın dışında başka bir ma’nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa o nass ile amel etmek vâcibtir.

Zâhir ile nass arasındaki fark:

1) Nassın ma’nâya delâleti zâhirden daha vâzıh ve nettir.
2) Kelâmın sevkinden murâd, nassın ma’nâsıdır. Zâhir ise; tebeì olarak kabûl edilir.
3) Nassın te’vîle olan ihtimâli, zâhirin te’vîle olan ihtimâlinden daha uzaktır.
4) Nass ile zâhir arasında bir teâruz ve tenâkuz görüldüğünde nass tercîh edilir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Üçüncüsü: Müfesser’dir. Müfesser kelimesi; lugatta fesr (keşf) kökünden alınmıştır. Ma’nâsı: Keşfedilen (anlaşılan)dır. İstılâh da ise; hâricî bir emir ve karîne olmaksızın bizzât mufassal bir ma’nâya delâlet eden, herhangi bir te’vîle ihtimâli olmayan  ve nassdan daha vâzıh olan lafza denir. Meselâ:

وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً
“Ey Müslümanlar! Kâfirler birleşerek ve birbirlerine yardım ederek sizinle toplu bir halde savaştıkları gibi; siz de birleşerek ve birbirinize yardım ederek toplu bir halde onlarla savaşınız”   âyetinde olduğu gibi. Zîrâ âyet-i kerîmede geçen الْمُشْرِكينَ kelimesi, bütün müşrikleri içine aldığı halde tahsîse ihtimâli vardır. Ya’nî ba’zı müşriklerin, bu hükümden tahsîs ihtimâli olabilir. Daha sonra zikredilen كَافَّةً kelimesi ile o tahsîs ihtimâli kaldırılmış ve kelimenin kendi umûmî ma’nâsında kullanıldığını vâzıhan bildirdiği için الْمُشْرِكينَ kelimesi müfesser bir lafız olmuştur. Hem meselâ

وَالَّذينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَاْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانينَ جَلْدَةً

“Hür, bâliğ, akıllı, Müslüman ve zinâ etmemiş kadınlara zinâ isnâdında bulunup, sonra bunu isbât için dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurun.”  
Bu âyet-i kerîmede geçen   ثَمَانينَ lafzı muayyen bir sayı olduğundan ziyâde ve noksanlık ihtimâlini kabûl etmediği için müfesser bir lafız kabûl edilir.

Kezâ, Kur’ân’da namaz, zekat, hac gibi mücmel (kapalı) olarak zikredilip Peygamberimizin sünneti ile kat’ì ve net bir tafsîlâtla icmâlliği izâle edilen lafız ve kelimeler de müfesserdir ve bunlar te’vîle kàbil değildir.

Müfesserin Hükmü:

1) Tefsîr edildiği şekilde onunla amel etmek vâcibtir.
2) Nesh olunabilir ahkâmdan ise; Resûl-i Ekrem (asm) zamânında nesh ihtimâli olabilir. Fakat Peygamberimizin vefâtından sonra nesh olmaz.
3) Müfesserin, zâhir ve nassa nisbetle vuzûh-i delâleti daha kuvvetlidir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Dördüncüsü: Muhkem’dir. Lugatta; sağlamlaştırılmış demektir. Şer’ì istılâhda ise; te’vîl ve neshe kàbil olmayıp müfesserin ma’nâya delâletinden daha kuvvetli bir tarzda kendi nefsiyle ma’nâya delâlet eden lafızdır.

Muhkem; ya tabiatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl etmez. Allah’a, âhiret gününe, peygamberlere îmân etmeyi, zulmün harâm, adâletin ise vâcib olduğunu bildiren âyetler gibi.

Veyâ tabiatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl ettiği halde; onun nesh ihtimâlini nefyeden hâricî bir karîne ile desteklenmiştir. Meselâ:

وَلاَ اَنْ تَنْكِحُوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه اَبَدًا اِنَّ ذلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللهِ عَظيمًا

“Kendisinden sonra Peygamberin hanımlarını nikâhlamanız ebedî olarak size helâl olmaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günâhtır”   âyeti gibi. Bu âyet-i kerîmede geçen Hazret-i Peygamber (asm)’ın hanımlarıyla evlenmemenin hükmü, tabiatıyla tağyîr ve tebdîli, ya’nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak  اَبَدًا kelimesi ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış. Hazret-i Peygamberin hanımlarıyla ebedî olarak evlenmenin harâm oluşu tesbît edilmiştir. Hem meselâ;

الجهاد ماض الى يوم القيامة

“Şer’ì cihâd, kıyâmete kadar devâm edecektir”   hadîs-i şerîfinde cihâd farz olarak devâm edeceği ifâde ediliyor. Bu ifâde, tabiatıyla tağyîr ve tebdîli ya’nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak الى يوم القيامة lafzı ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış, kıyâmete kadar cihâdın devâm edeceği tesbît edilmiştir.

Muhkemin Hükmü:

1) Kat’ì olarak neye delâlet ediyorsa onunla amel etmek vâcibtir.
2) Başka bir ma’nânın ondan irâde edilme ihtimâli yoktur.
3) Nesh, te’vîl ve ibtâli kabûl etmez.

İKİNCİ KISIM DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLMAYAN LAFIZLAR

Bir kelime ve bir lafzın delâlet ettiği ve gösterdiği ma’nâ hafî ve gizlidir. Ya’nî o ma’nâ o lafızdan zâhiren anlaşılmıyor. Ancak o ma’nânın o lafızdan anlaşılması için o lafzın dışında hâricî bir emir ve karîne olması lâzımdır. Bunun da mertebeleri vardır. En yükseği müteşâbih, ondan azı mücmel, sonra müşkil, sonra da hafî gelmektedir. Şimdi bunları birer birer îzâh edeceğiz.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Birincisi: Hafî’dir. Ma’nâya delâleti zâhir olan, bununla berâber ba’zı efrâdının ma’nâya mutâbakatında gizlilik olup teemmüle ihtiyâc duyulan lafızdır. Ya’nî o lafzın o ma’nâya delâleti zâhirdir. Ancak o ma’nânın bütün ferdlere şâmil olup olmadığı husûsunda bir kapalılık vardır. O kapalılığın anlaşılması için düşünmeye ihtiyâc vardır.

Meselâ: Peygamberimiz (sav) buyurmuşlar ki:
لا يرث القاتل
 “Kàtil (maktûlunden) irs götürmez”

Hadîs-i şerîfte geçen القاتل lafzı, zâhiren hem amden (bilerek), hem de hatâen (bilmeyerek) katli işleyene şâmildir. Bu sözün “Bilerek katli işleyeni” bildirmesi ve ona delâlet etmesi bedîhî ve zâhirîdir. Ammâ “hatâen o işi işleyene” şâmil gelmesinde bir kapalılık vardır. Bu kapalılığa göre fakìhler değişik re’yler beyân etmişlerdir. Ba’zı fakìhlere göre hatâen öldüren de bu hadîsin hükmüne girer. Ba’zı fakìhlere göre ise hatâen adam öldüren bu hadîsin hükmüne dâhil olmaz. (Demek hafîde ictihâd kàbildir.)

Hafînin hükmü: Gizlilik ve kapalılığa sebeb olan nesneye nazar ve teemmül lâzımdır. Bu nazar ve teemmül netîcesinde o nesnenin bütün o efrâda şâmil geldiğine kanâat hâsıl olursa onun hükmüyle amel edilir. Ba’zı efrâda şâmil gelmediğine kanâat getirilirse, ona göre hükmedilir. (Bunu da yapacak müctehidlerdir.)
Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan İkincisi: Müşkil’dir. Bu, bizzât lafzında bulunan bir sebebten veyâ başka bir nassla karşılaşmasından dolayı ma’nâsı kapalı olan bir ifâdedir.

Hafî ile müşkil arasındaki fark şudur: Hafîdeki kapalılık bizzât lafızdan değil, lafzın tatbîk sahasının şümûlünden gelmektedir. Buna göre hafîden kasdedilen şey, önce bilinmektedir. Müşkil’deki kapalılık ise, nassla¬rın bizzât lafzından doğmaktadır. Bununla ne kasd olunduğu önceden bilinemez; ancak hâricî bir delîl ile anlaşılır.
Müşkil için müşterek (çok anlamlı) kelimeleri misâl olarak verebiliriz. Bu kelimeler, iki üç ma’nâyı ifâde eder. Meselâ; “ayn” kelimesi, görme duyumuz olan “göz” anlamına geldiği gibi, “pınar” anlamına da gelir; “mâhiyyet” ve “câsus” anlamlarında da kullanılır. Bu birbirine zıt ma’nâları bir kullanış¬ta birleştiremeyiz. Ancak ayrı ayrı kullanışlarla bu ma’nâlar kasd olu¬nabilir. “Ayn” sözünün bu ma’nâlardan hangisine delâlet ettiğini, ya cümlenin gelişinden (siyâk’tan) veyâ hâricî bir delîlden anlayabiliriz. Siyâk’a misâl olarak: “Ordunun durumunu anlamak için uyûn’u her tarafa yaydım” cümlesini zikredebiliriz. Buradaki uyûn, câsuslar ma’nâsında kullanılmıştır ve bunu cümlenin gelişi göstermektedir. Yine Kur’ân’daki:

وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا

“Onların  gözleri vardır; fakat onunla görmezler”   âyetinde geçen, اَعْيُنٌ kelimesi de siyâk’tan anlaşıldığına göre duyu  organı olan gözlerdir.¬

Ba’zan müşterek lafzı anlamak için başvurulan siyâk değil, hâricî bir delîl olabilir. Eğer bu hâricî delîl nass ise, onun anlamı üzerinde pek ihtilâf çıkmaz; nass değilse onun ma’nâsı üzerinde geniş ihtilâflar (ictihâdlar) doğar.

Fakìhlerin, tefsîrinde ihtilâfa düştükleri müşterek lafızlardan birisi de şu âyet’tir.

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلثَةَ قُرُوءٍ

“Boşanan kadınlar, kendi kendilerine  üç kurû’ beklerler. “   Bu âyet-i kerîmede geçen قُرُوءٍ kelimesi hem hayz (ay hâli), hem de tuhr (iki ay hâli arasındaki te¬mizlik) ma’nâlarına gelmektedir.  Bu sebeble Hanefîler, bu âyette geçen قُرُوءٍ kelimesini ay hâli (hayz) diye, Şâfiìler de iki ay hâli arasındaki te¬mizlik müddeti diye tefsîr etmişlerdir. (Demek müşkil de ictihâd mahallidir.)

Müşkilin Hükmü: Karîne ve delîlleri araştırıp o müşkilden murâdın ne olduğu anlaşıldıktan sonra onunla amel edilir, yoksa ictihâd edilir.

Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Üçüncüsü: Mücmel’dir. Bu, ma’nâsında bir kaç hâl ve hükmü ihtivâ eden, ancak bir müfessir (açıklayıcı) ile anlaşılabilen nass’dır. Pezdevî, “Usûl”ünde mücmeli şöyle tanımlar: “Mücmel, kendisinde ma’nâlar izdihâm eden, ne kastedildiği ibâresinden anlaşılamayacak derecede muğlak olan, tefsîr ve araş¬tırmaya ihtiyâc gösteren şeydir.”

Bu ta’rîften mücmel, müşkil ve hafî arasındaki fark anlaşılmış olu¬yor. Demek ki mücmelin tafsîlâtı kendi lafzından ve mücerret fıkhî ictihâdla anlaşılamaz. Mücmeli anlamak, onun çeşitli şekillerini ve cüz’i mes’elelerini kavramak için bir müfessire (açıklayıcıya) ihtiyâc vardır.
Kur’ân’ın teklîfî hükümlerle ilgili ibârelerinin çoğu mücmeldir. Bunları bize sünnet açıklamıştır. Meselâ; namaz, mücmel olarak emredil¬miş; “Sünnet” onu hem fiilî, hem de kavlî bir şekilde açıklamıştır. Hazret-i Peygamber (sav): “Namazı, ben nasıl kılıyorsam siz de öylece kılın”  bu¬yurmuştur. Hac da böyledir. Peygamber (sav): “Hac ile ilgili ibâdetle¬rinizi benden alınız”   buyurarak onu açıklamıştır. Zekât ve alım-satım da mücmel olarak bildirilmiş, sonra sünnet tarafından tam olarak açıklanmıştır.

Kezâ, suçlarla ilgili bir kısım hükümler de icmâlî bir şekilde zikre¬dilmiştir. Meselâ; Kur’ân, diyet gerektiğini bildirmiş; “Sünnet” de bu¬nun mikdâr ve şekillerini genişçe anlatmıştır. Yine Kur’ân, yaralar için kısâs icab ettiğini haber vermiş; “Sünnet” ise bu yaraların hükümlerini, ne zamân tam kısâs ve ne zamân nâkıs kısâs, ya’nî diyet gerektiğini beyân etmiştir.

Böylece Kur’ân’ın mücmel olan her ifâdesini Sünnet açıklamış ve onun kapalı bir tarafını bırakmamıştır.
Evet, Kur’ân nass’larının tefsîre muhtâc olan kısımları vardır. Bunları Peygamber (sav), âhirete irtihâlinden önce açıklamıştır. Hazret-i Peygam¬ber’in açıklamadığı teklîf bildiren hiç bir Kur’ân nassı yoktur. O, bunları ya fiiliyle veyâ sözüyle açıklamıştır.

Mücmelin Hükmü: Mücmel, Şâri’ tarafından vâfî bir tarzda beyân ve îzâh edilmişse o zamân müfesser hükmüne geçer ki bu durumda onunla amel etmek vâcib olur.

 Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Dördüncüsü: Müteşâbihtir. Müteşâbih: Ma’nâsı kapalı olan anlaşılması için akılca bir yol bulunmayan, Kitâb ve Sünnette tefsîrine rastlanılmayan ve ma’nâsı Allah’a havâle edilen nass’dır. Burada şu iki husûsu beyân etmek gerekir:

1) Kur’ân’da müteşâbih vardır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ

“O Allahu Teâlâ ki, ey Resûl-i Ekrem! Senin üzerine Kur’ân’ı inzâl etti. O Kur’ân’dan ba’zıları muhkem âyetlerdir ve o âyetlerin ahkâmı açıktır, helâl ve harâmı beyân husûsunda kendileriyle amel olunur. Onlar (muhkem âyetler) Kitâbın (Kur’ân’ın) aslı ve anasıdırlar. O Kur’ân’dan diğer âyetlerin ise elfâzı birbirine benzer ve ma’nâsı açık değildir.

Kur’ân’ın âyetleri iki kısım olup biri muhkem diğeri müteşâbih olunca, şu kimseler ki, kalplerinde bâtıla meyil vardır, onlar insânlar arasına fitne koymak ve i’tikâdlarını ifsâd eylemek ve arzûlarına muvâfık bir sûrette te’vîlini taleb etmek için Kur’ân’dan müteşâbih olan âyetlere ittibâ’ eder ve kalplerinde olan fesâda binâen muhkemâtı terkederler. Halbuki insâna lâzım olan; muhkem olan âyetlerle amel eylemek ve müteşâbihâta îmân etmektir. O müteşâbihâtın te’vîlini ancak Allahu Teâlâ bilir ve ilminde sebâtı ve rüsûhu olan âlimler de ‘Biz bu Kur’ân’a îmân ettik. Zîrâ cümlesi bizim Rabbimiz tarafındandır.’ derler. Bu Kur’ân’ın ma’nâsını ancak akıl sâhibleri düşünür.”  
Bu nass karşısında âlimler, Kur’ân’da müteşâbih bulunduğunda ittifâk etmişlerdir. Ancak, müteşâbihin nerelerde olduğunda ihtilâfa düşmüşlerdir. İbn-i Hazm; sâdece Kur’ân’ın sûre başlarındaki hu¬rûf-i mukattaa ile “Kıyâmet gününe yemîn ederim”   ve “Kasem olsun güneşe ve onun aydınlığına, ona tâbi’ olduğu zamân aya”   âyetleri gi¬bi kasem bildiren lafızların müteşâbih olduğunu söyler.

Bir kısım ulemâ da İbn-i Hazm’ın ileri sürdüğü bu müteşâbihlerin yanında, Allah’ı sonradan yaratılmışlara (havâdîse) benzeten âyetleri (Allah’ın elinden ve yüzünden bahseden âyetler   gibi) de müteşâbih sayarlar.

2) Teklîf ihtivâ eden ve İslâm Şerîatinin esâs hükümlerini bildiren âyetler aslâ müteşâbih değildir; bunların hepsi, ya kendiliğinden veyâ Peygamber (sav)’in beyânı sâyesinde apaçıktır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sav):
“Sizi, gecesi gündüzü gibi aydınlık olan bir yol üzerinde bıraktım” buyurmuştur. Zâten teklîf ifâde eden nassların açık olmaması veyâ açıklanmamış olması imkânsızdır.”

Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-5

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed el-Mûşî el-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2022 | Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.024 sn. deSen
↑ Yukarı