29 Muharrem 1439
20 Ekim 2017
Üye Giriş / Kayıt tel tel tel
Kur'an-ı Kerim'den
Ey îmân edenler! Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Çünkü, onlar, birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Muhakkak Ellah, zâlim kavme hidâyet nasîb etmez.
(Maide, 5/51)
Hadîs-i Şeriflerden
Kendinize beddua etmeyiniz. Çocuklarınıza beddua etmeyiniz. Mallarınıza da beddua etmeyiniz ki, duaların kabul olunacağı bir saate rastlarsınız da bedduanız kabul olunmuş olur.
(Müslim, Zühd, 74)
Dualardan
Yâ Erhame’r-Râhimîn! Afv edicisin, afvı seversin. Bizleri ve bütün âhirete intikàl etmiş olan mürebbî, Üstâd, âbâ ve ecdâd, akrabâ ve taallukàt, ehibbâ ve rüfekàmızın, komşularımızın günâhlarını afv ve mağfiret eyle.
(Hacı Hulusi Bey)
Vecîze
Bir adam müstaid ve kabil olduğu şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmek, şeriat-ı hilkate büyük bir itaatsizliktir.
Muhâkemat
  • Önsöz
  • İçindekiler
  • Soru-Cevap
  • بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

    Cenâb-ı Hakk’ın tevfîki ile kaleme aldığımız “Onuncu Söz Haşir Risâlesi, İkinci İşâret’in Şerh ve Îzâhı” adlı bu eserimiz, nübüvvet müessesesinin vazîfelerini tekvînen ve teklîfen, ta’bîr-i diğerle aklî ve naklî delîllerle îzâh ve isbât etmektedir.

    Kezâ bu eserimiz; Ma’bûd, İlâh, Cemîl, Kâmil, Rab, Sultân, Vâhid, Samed, Ehad, Ganiyy, Meşhûr, Sâni’, Mün’ım, Hakîm, Ma’rûf, Vedûd, Dârr ve Nâfi’ gibi isimlerin ve bu isimlerin menba’ları olan sıfatların nübüvvet müessesesini nasıl iktizâ ve istilzâm ettiğini îzâh ve isbât etmektedir. Zîrâ, her bir isim ve sıfât-ı İlâhiyye birer hazîne hükmünde olduğundan, o sıfât-ı kemâliyye ve cemâliyye ile muttasıf olan Zât-ı Zülcelâl, murâd etti ki, birer elçi ve muallim olan peygamberleri göndersin. Tâ ki, o esmâ ve sıfâtın ma’nâlarını nev’-i beşere ta’lîm etsinler. Böylece o Hakîm-i Ezelî, onlar vâsıtasıyla, nev’-i beşerin yüzünü kesretten vahdete, şirkten tevhîde, tâğûta kulluktan Ma’bûd-i Hakíkí’ye kul olmaya, fânî âlemden bâkí âleme çevirsin. Böylece o Zât-ı Zülcelâl’in hikmet-i hakíkıyyesi de tahakkuk etmiş olsun.

    Evet, hikmet-i ezeliyye sâhibi Zât-ı Zülcelâl’in, şu kâinâtı yaratmasında pek çok gáye ve makásıdı vardır. Bu gáye ve makásıdın en ehemmiyyetlisi iki noktadır:

    Birincisi:Yarattığı her hârika masnûu ile, her biri birer hazîne hükmünde olan bin bir isim ve sıfatını tanıttırmak; mukábilinde nev’-i beşerden îmân istemektir.

    İkincisi:Şu kâinât çarşısında sergilediği ni’metleriyle de, bin bir isim ve sıfatıyla Kendisini sevdirmek; mukábilinde, nev’-i beşerden şükür ve ibâdet istemektir.

    İşte bu iki ehemmiyyetli noktanın tahakkuku için peygamberleri göndermek, o hikmet-i ezeliyyenin muktezâsıdır. Zîrâ, nev’-i beşerin, tek başına bu hakíkatleri çözmesi ve mûcibince amel etmesi mümkün değildir.

    Bu yüksek vazîfeyi bütün peygamberler içinde en mükemmel bir sûrette îfâ eden, hiç şübhesiz Muhammed-i Arabî (asm)’dır. O hâlde, “Risâlet-i Muhammediyye (asm) olmasa idi, şu kâinât da olmazdı” denilebilir ve denilir ve öyledir.

    Hem muallimsiz bir kitâb, ma’nâsız sahîfelerden ibâret olduğu gibi; şu haşmetli kitâb-ı kebîr-i kâinât da şâyet muallimsiz olsa, elbette ma’nâsız sahîfelerden ibâret olur. Bütün ehl-i akıl ve naklin ittifâkı ile, şu kitâb-ı kebîr-i kâinât, elbette bir muallim, bir dellâl, bir rehber, bir vassâf, bir teşhîrci ister. İşte mezkûr sıfatlarla muttasıf zevât-ı âliyye, hiç şübhesiz peygamberân-i izâm ve onların reîsi olan Resûl-i Ekrem (asm)’dır.

    Demek, şu muhteşem kâinâtı, çok ma’nâları ifâde eden bir kitâb şeklinde yazan bir Kâtib-i Ezelî, elbette bilerek iş yapar. Mâdem bilir; elbette başta nihâyetsiz ilim ve hikmet sıfatı olmak üzere, bütün isim ve sıfatlarının ma’nâlarını ve neye delâlet ettiklerini ders vermek için, kendi katından elçileri ve muallimleri göndermesi; bütün esmâ ve sıfâtının, husûsan “Alîm” ve “Hakîm” isimlerinin muktezâsıdır.

    Mâdem bütün esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye, nübüvvet müessesesini iktizâ ve istilzâm eder. Öyle ise, bir peygamberi inkâr etmek, bütün esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi inkâr etmek ve bu esmâ ve sıfâta şerîk koşmak hükmüne geçer. İşte Nisâ Sûresinin 151. âyet-i kerîmesi bunu sarâhaten ifâde eder.

    Demek, nasıl ki Şems, ziyâ vermeksizin olmaz; öyle de bütün esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye de risâletsiz, bâhusûs Risâlet-i Muhammediyye (asm) olmaksızın olmaz. O hâlde, zerreden Arş’a kadar her şey, ma’nen "Lâ ilâhe İllâllah, Muhammedün Resûlullah" diyerek bu kelime-i mübârekeyi söylüyorlar ve o Zât-ı Ekrem (asm)’ın vazîfesini tebrîk ediyorlar. Zîrâ, onun risâletiyle her şeyin ma’nâsı ve hakíkati zuhûr etti. Öyleyse biz de hakíkí ma’nâda o kelime-i mübârekeyi kalb ile tasdîk edip, dil ile ikrâr etmek sûretiyle kâmil bir îmânı elde edelim. Kur’ân’ın ta’rîf ettiği şekilde şirkin bütün envâından kurtulalım. Böylece selâmet-i kalb ile kabre girip saâdet-i ebediyyeye ve rü’yet-i cemâlullaha nâil olalım.

    Yâ Rab! Kusûrumuzu affeyle. Bizi huzûruna kabûl eyle. Resûl-i Ekrem (asm) hürmetine maddî ve ma’nevî sıkıntılarımızı bertaraf eyle. Kendine hakíkí kul, o Zât-ı Ekrem (asm)’a da hakíkí ümmet eyle. Bizi o re’fetli Nebînin şefâatine nâil buyurmak sûretiyle bizden râzı ol. Âmîn…

  • - Hazırlanıyor...
    - Hazırlanıyor...
    - Hazırlanıyor...

  • Soru sorabilmek için üyelik girişi yapınız.

Muhammed Doğan'ın (Molla Muhammed El-Kersî) beyanatları Nurmend.com sitesinden başka bir platformda yayınlanmamaktadır. © 2014-2017 Her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Nurmend - Şerhmend
0.007 sn.
↑ Yukarı